Bakkal Borcu Günlerdir iş arıyordu. Aramasına karşın kimse iş vermedi. Hamal olarak da bir şey taşıtmadılar. En son çare inşaatlara uğradı. Uğradığı yerlerde de eli boş döndü. Her iş yeri, işçisini zamanında ayarlamıştı. İşsizlik giderek usunu allak bullak ediyor, ne yapacağını bilemiyordu. Bir tanıdığının, Kangal Termik
santralından söz etmesiyle kalkıp gelmişti. Gözleri betonyer ile harç çeken
asansör arasında mekik dokudu bir zaman. Ayrımına varmadan çimento
torbalarının yanında durdu. “ Eeee!.. Nazım ağa, borç giderek çoğalıyor. Veresiyeyi kesmem gerekir. İnsan yediğinin parasını vermez mi?.. Biliyorsun değirmen susuz dönmez, değil mi ya?.. Artık öteberi vermezsem suçlu sayılmam. Birkaç hafta idare edelim dedik, aylar oldu. Aylak, aylak dolaşacağın yerde, bir iş bul da çalış. Baban olsa bunca sabreder miydi dersin?.. Nerdeee!.. Bizim de babamız vardı. Geçen hafta karını gönder dedik, bir güzelce silip süpürsün şu dükkanı, ama göndermedin değil mi?.. Bir evde birinin çalışması gerek, şöyle veya böyle ne fark eder. Çalışmak ayıp değil ki!.. Hem senin karının eli yüzü düzgünce, sen çalışmıyorsan, sana iş yoksa, ona çok... Evlere gitsin... Dediklerimi anlıyorsun değil mi?.. Sana bir hafta süre. Bir hafta içinde borcunun tümünü kapatmazsan, kapatırım defterini bilesin. Sigara falan yok artık, hem sigara veresiye olur mu?.. Tekel maddelerinden zarar ediyoruz, satmamak daha iyi bizim için.” O gün bakkalı vurup öldürmek istemişti. Babasının hayrına vermiyordu öte beriyi, günün birinde öderdi borcunu. Bir sürü sözünü dinlemiş, karşılık vermemişti. Ama işe karısını karıştırınca, cinleri tepesine çıkmıştı. Yanındakiler araya girmeselerdi, şimdi damda pinekleyecekti. Betonyeri çalıştıranın, asansörcüye bağırmasıyla sıyrıldı düşlerinden. Üzgünce olduğu yerden ayrıldı. Şantiye binasına yöneldi. Yürürken önüne bakacağı yerde, çalışanlara bakıyordu. Koskoca Kangal Termik santralı sahasında ustalar, ameleler karınca gibi çalışıyorlardı. Şantiye binasının alt yanında, dizili mazot tankerlerine baktı. Her yan mazot kokuyordu. Korka, korka şantiye binasından adımını içeri attı. Kime söyleyecekti, kimden iş isteyecekti, işçileri kim işe alıyordu, şartları neydi, hiç birini bilmiyordu. Beyin kıvrımları arasında bir şey vardı, bakkalın saçma sapan sözleri... “ Kimi aradın hemşerim? “ diyen şantiye
çaycısının sözleriyle kendisine geldi. Çaycıya umutla yaklaştı. Keşke
akrabası olsaydı. Şef veya çavuşlara söyler, işe aldırtırdı. Koskoca şirket
ne de olsa... Çaycı umarsız, eliyle şantiye şefinin oturduğu odayı gösterdi. Nazım çabukça ceketini düğmeledi. Öksürdü yavaştan. Kapıya yaklaştı. İrkildi birden. Son umuduydu burası. Buradan da yüz üstü geri edilirse, ölümü demekti. İşe alınmama korkusu yer etmişti usuna. Yavaştan birkaç kez tıklattı kapıyı. “ Girin,” sesiyle araladı kapıyı, süzülür gibi girdi odaya. Kapıyı kapatıp, olduğu yerde el pençe divan beklemeye başladı. Şef telefonla görüşüyordu. Takvimin yaprağına da bir şeyler yazıyordu. Telefon konuşması uzadıkça uzadı. Nazım giderek küçülüyor gibiydi. Soğuk bir ter bastı vücudunu. “İşte bitti bitecek,” telefon görüşmesi içtepisini körüklüyordu. “ Ey Ulu Tanrım, şu adam bana babalık etmez mi şimdi, almaz mı beni işe!.. Koş oğlum durma, hangi işi istersen onu yap, senin gibi birini bekliyordum demez mi?..” “ Der neye demesin, iyi bir adama
benziyor. Eli, yüzü, duruşuyla efendi biri olduğu her halinde belli. Allah’ı
var, makamına da yakışıyor. Böylesi adamın yanında çalışmalı insan. Bu büyük
adamları tanımalı, baba adama benziyor velhasıl...” Telefon görüşmesinin bittiğini, şefin kendisine baktığının ayırımında değildi. “ Evet ne istiyorsunuz?..” diyen şefin sözleriyle düşleri silindi gitti. Ne diyeceğini, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Bir el boğazını sıkıyordu ölümüne. Telefonun yeniden çalmasıyla ürperdi. Şef ahizeyi kaldırırken Nazım ‘a bakıyordu. Kendi kendine kızdı Nazım. Telefona verdi veriştirdi içinden. Tam iş isteyecekti ki, engel olmuştu. Biraz sonra çalmaz mıydı sanki. Birkaç adım ilerledi. Şefin elini kaldırmasıyla, gerisingeri kapı ardına çekildi. “ İyi adamdır bilirim ben. Hem ne
istediğimi sormadı mı?.. Bir işim olacak sonunda. Biriktirdiğim paraları
tomarla fırlatacağım bakkalın önüne. Ya da vermeyeceğim, çatlasın kahrından
namussuz.” “ Evet söyle ne diyeceksen ?..” Kendisini toparladı. Birkaç adım ilerledi. Yeniden yutkundu. “ İş isteyecektim efendim. Çalışmak
istiyorum, inan ki!..” Tüm dünyalar kendisinindi. Başkaları gibi, “ iş nerde be kardeşim... Yanımızda çalışanlara iş yetiştiremiyoruz,” demiyor adam, baba adam doğrusu. Hiç olmazsa dinliyor. “ Ne iş olursa yaparım efendim... Her ne olursa.” Yeniden telefon çalmaya başlayınca
dünyası yıkıldı sanki. Gözleri karardı. Beyni zonkladı. Oda fır “ Bana şöyle iyi bir çay getirsene
evladım.” “ Bana Ali çavuşu göndersene.” Koltuğunda yaylanarak çayını yudumluyordu ağır ağır. Nazım ‘ı unutmuş gibiydi. Pencereden dışarı bakıyor, sigarası dudakları arasında, elleriyle masada trampet çalıyordu. Kendisinden emin koltuğuna sığmıyordu. Fabrika ona yapılıyordu sanki. Ardından bir ıslık tutturdu. Islık çalışında neşeli olmadığı belliydi. Ama neşeli görünmeye çalışıyordu. Nazım, şefin karşısında bir suçluluk duydu birden. Ayrımına varamadığı içtepisiyle çıkıp gitmek istedi. Ama nereye gidecekti, santrale iş için gelmişti. Bakkalın borcu olmasaydı; birde evde karısının, çocuklarının kendisine bakışları yok muydu. Yüreğini burgaç, burgaç büküyordu. Ama nedense şefin ağzında evet veya hayır sözcüğü bir türlü çıkmıyordu. Nazım, ne olursa olsun beklemek istiyordu. “ Yahu desene be adam. Aldım seni işe
de!.. Ne var kardeşim bu kadar bekleyecek, çok mu zor!.. Yok almayacaksan
beni bekletmen niye. Benim karşında ezilip büzülmem hoşuna mı gidiyor...
Başkalarına kızgınsın, hıncın var, onu benden mi çıkaracaksın.” “Belki de
aldanıyorum, sakın beni deniyor olmasın. Olur ya!.. iş adamlarının ne
düşündüğü belli mi olur. Önce insanı kendi yöntemleriyle sınava çeker,
denerler. İlk söyleyecek sözlerini en sonraya bırakırlar. Sonra da ya evet,
ya da işime yaramazsın, der savarlar başlarından.Beni de böyle kovalamasa
bari!..” Ali, çavuşun içeri girmesiyle silindi gitti düşleri. Yalnızlaştı yeniden. Bir umutla Ali çavuşa baktı. Ali çavuş umarsız şefe yaklaşarak: “ Beni istemişsiniz efendim.” “ Evet Ali çavuş, çakıl durumumuz ne?..
Siparişimiz olan keresteler geldi mi?.. Birde taş ocağındaki durumuz ne?..
Pek randımanlı gitmiyor gördüğüm kadarıyla. Ay sonuna dek, malzeme stok
sahasının kırma taş işi bitmeli. Kanalların durumunu gözden geçir, en kısa
zamanda rapor et... Haaa ali çavuş, işçi durumumuz nasıl?.. Taş ocağına işçi
takviyesi yapsak mı?..” Ali çavuş Nazım’a dönerek: “ Bak aslanım, bizim dışımızda kim ne
derse desin, bilesin ki senden biz sorumluyuz . Başına herhangi bir şeyin
gelmesi, bizim için iyi olmaz. Daha önce muhasebede bazı evraklar var,
onları imzalaman gerek. Paranı biz verdiğimize göre, bizim dediklerimizi
yapacaksın. Şimdilik seni taş ocağına veriyorum. Eğer düzenli çalışırsan,
kısa süre sonra seni oradan alır başka yere veririm.” Dünyalar Nazım‘ın olmuştu. Düş görüyordu sanki. Kulakları uğulduyor, şefle çavuşun konuşmalarını duymuyordu. Dahası hiçbir şey duymak istemiyordu. Tek istediği işe alındın sözcüğüydü. Atılıp şefin eline sarılacaktı nerdeyse, ayıp olur düşüncesiyle vazgeçti. İçinden bir hafiflik, bir huzur vardı. Tüm dünya kendisinindi sanki. Artık sıkıntıları azalacaktı. Birden bakkal yeniden gözlerinin önüne dikeldi. “ Nasılsın Nazım canım. Termikte iş bulduğuna sevindim. İznin kaç gün.Hemen geri gidiyormuş sun. Acelen neydi, nasıl olsa bir işin var, birkaç hafta sonra da versen olurdu. Bir emrin var mı?.. Geçen ki konuşmalarıma aldırma sen. Evi hiç düşünme artık, çocuklar ne isterlerse veririm.” “ Haydi hemşerim gidelim,” diyen Ali çavuşun sözleriyle usu duruldu. Ali çavuşun ardından muhasebeye girdi. Muhasebecinin üzerinde “ tüm Pazar ve cumartesileriyle, fazla çalışma ve mesaileri aldım,” yazılı kağıtlardan on iki tanesini imzaladı Nazım. Sevinçten uçuyordu. Önüne sürülen idam fermanı da olsa imzalardı. Ali çavuşun ardından çıktı. Taş ocağına
doğru yürüdüler. Yolda yürürken, içinde değişik bir korku giderek
yükseliyordu. Geçici iş. Çavuşun kafası kızdı mı kaldırıp atardı. Olanca
gövdesini saran bu korkuyla taş ocağına vardı. Toz pislik içinde çalışan
işçilere baktı. Hiçbir şey söylemeden galeriye girdi elindeki kazmayla.
18.08.2006
|