Hillbilly Hatırladığım ilk şey çadır grupları arasında bir ulusun koştuğu gibi koşmamdı herhalde. İkinci Büyük Uyanış sonlarında dünyaya gelmişim ve ne gariptirki beyaz adam da aynı yıllarda güney batı sahillerine benim kadar hevesli koşuyordu. Her zaman koşacağı ölümsüz taşa doğru. Annem, çok uzaklara bağlı olduğunu hissettiğim o çatal sesiyle adı Lord olduğu söylenen birini çağırıyordu. Lord'u galiba o zamanlar biranda sevmiştim. Beyaz adam da, biz de haykırsak bir şey değişmiyordu. Lord gelmiyor, Lord duymuyordu, Lord herkese aynı uzaklıktaydı diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ve ilk o zamanlar benden bile farklı insanlar görmüştüm. Uzun zaman oldu.Yellow Dog civarlarında çalışan insanlardı. Yanyana giden demirler döşüyorlardı vadiye. Annem evleri çok uzakta olduğu için bu demirleri döşediklerini ve bu yolla evlerine varabileceklerini söylemişti. Uzun yolları için şans dilemiştim Lord'dan. Ama evlerine dönebildiklerini hiç duymadım. Beyaz adam durmuş bizler ise hala güneye doğru ilerliyorduk nehri takip ederek. Adı üzerinde yazılmayan toprakların üstünde misafir dahi olamayacağımız engin ovaların yanında akan nehir sona erdiğinde durduk. Babam hala iyimserdi. Denilen bu toprakların çok verimli olduğu ve beyaz bir ot yetiştirebileceğimiz idi. Ama tanımlama ne kadar doğru olabilir bilemem ama galiba babam yine bir konuyu unutmuştu: biz ancak siyah bir ot yetiştirebilirdik siyah topraklarda siyah gökyüzü altında. Küçüklüğümün en güzel tarafı bu topraklarda bolca çamur vardı ve sık sık nehir ona çizdiğim sınırdan ileriye geçerek her tarafı ıslatabiliyordu… Bu şartlarda bile en inanılmayacak oyunu bulmuştum… Hem de Lord'dan bile daha becerikliydim. Çamurdan insan yapabiliyor bir de bitki köklerini kullanarak değişik renkler boyayabiliyordum. Demek ki O pek yetenekli değilmiş.Çocuk olmama rağmen koşullar ağırdı. Annem olmadığı kadar zayıf babam ise çalışmaktan başka bir şey yapamıyordu. Galiba ilk yerleştiğimiz kamp nehre yakın olanlardandı. Şimdilerde Delta denilen bölgenin güneyinde bulunan mezarlıkların arkasındaki yerde idi. Nehrin taşması her ne kadar iyi bir oyun gibi görünse de ilk kez Lord'un yanına gitmiş, insanı da böylece görmüştüm. Nehrin taşması onları bize getiriyordu…Yıllar hızlı geçiyor ve büyümekle ölüm arasında sık sık geliyordum. Annem bu taşmaların birinde Lord'un yanından gelen birinin getirdiği bir hastalık sonucu öldü. Çatal ses susmuş babam ise yokluğu için bir anlam bulduğu için mutlu görünüyordu. Yıllar yokluğa ulaşmak için neden bulabilme anlamsızlığı barındıran yıllardı. Büyümüş hatta tarlalardan bile sağ olarak çıktığım yıllarda çamaşır tenekeleri ile günlerimizi o bağlı olduğumuz uzaklara seslenerek geçiriyorduk. Bir de o zamanlarda az da olsa bulunan metal ya da tahta kutuların iki yanına çaktığımız çivilere gerilen teller ve genelde dün akşam yenilen, yiyebildiğimiz takdirde yemeğe ait kalıntılarında bulunduğu kaşıklar…Hüzün konuşulmayacak kadar ağırdı o seneler. Tren yollarının kesiştiği aşklarımız ve her şeye rağmen bu hayatla kendi hayatımızca yaşamayı öğrenmemiz gereken senelerdi. Uzun yıllar dolaşarak ve çalarak geçti. Ama hatırladığım genç bir çocuk vardı . İri vücunda komik duran gözlükleriyle Texas'lıydı ve iyi çalıyordu. Galiba o uzaklara ait olan bağlandığımız topraklara yönelen ses şimdi bu topraklardan yükselebiliyor dediğimi hatırlıyorum onu ilk dinlediğimde. Galiba bizden biri bu topraklardaki bize ait olanı çalıyordu ve çalacaktı. Küçük yaştan beri görmese de...Adları bile belirlenemeyen Songsters’ların ve Blind Lemon Jefferson anısına …yed |