birikinti

...kenarköşe

Bir şey

Duyuları iyi işlemiyordu. Her şey dışarısında kalıyordu. Etrafını sis bürümüştü. Aniden, bir uç sivriliyor, batıyordu. Canı acıyordu. O, bu ucun açtığı yaralarını iyi etmeye çalışırken yeni bir uç daha sivriliyordu. Yuvarlağı özlüyordu. Bu beklenmedik saldırılardan korunacak gücü kendinde bulamıyordu. Geri çekildikçe çekiliyordu. Şöyle derince bir uykunun içinde yitip gidiverse...

Olağandışı bir durum yoktu. Alışıldık şeyler karşısına dikiliyordu. Ancak, bunlar, bu kez kendilerini acımasızca dayatıyorlardı. Daha önce az çok barış içinde yaşayıp gittiği bu şeylerle şimdi enikonu didişiyordu. Kendini bu şeylere kaptırdığı, onların peşi sıra gittiği de olurdu. Ama bu kez işbirliği yapmamak için direniyordu.

Bir şey çıkıverdi. O şeyi görmezden geldi. Umursamazlığı bir damla gibi aktı o şey üstüne; onu kendisinden yıkayarak. Sınırlarından duvarlar ördü; sınırları o kadar belirginmişçesine. İçine kabul etmedi onu; yaşamındaki her şey seçilmişmiş gibi; ve o güne dek beklentilerini tamamen karşılayan nice şeyle karşılaşmış gibi. Kibirliydi. Kayıtsızca ellerini kavuşturdu. Bakışını gezdirdi ilgisiz öğelerde.

Bir şey daha çıkıverdi. Ne olacağını kestiremedi. Bir yığın olasılık kapılarını araladı önünde. Gerçekmişçesine içlerinde gezindi her birinin. O şeyi tuttu bir yerinden. Tuttuğu yer elinden kaydı. Başka bir yerinden tuttu. Tuttuğu yer yine elinden kaydı. Sınırları duvarlar ördü. Sınırları gerçekle bilenmişçesine belirginleşti. O şey kendisini kabul etmedi içine. Dışarıda kaldı. Şaşkındı. Yazgısına boyun eğdi ve yerde gezdirdi bakışlarını.

Sonra başka bir şey çıkıverdi. Bu kez yarım yamalak ele aldı onu. Zorunluluktu. Herkes, yaşamdaki her şeyin bittiğini, bir bu şeyin kaldığını söylüyordu. O ise içten içe, diğer şeylerde diretiyordu. Kancalar sınırlarına saplandı. Çekildi, çekildi. Onun içinden geçti gitti, hiçbir yerine tutunmadan. Benliğine dökülen yarımyamalak izdüşümlerin içinde bir ben aradı. Bulunduğu yerden uzaklaştı. Sıkıntının temposunu tuttu işaret parmaklarıyla ve göğe özlemle kaldırdı bakışlarını.

Yakalamak.

Yaşamda her şey ayaküstü olup biter. Nereye koyacağını bilemediğini yakala. Biçimsizdir. Sen başka birşeyi beklerken, sıkışık zamanlarda ortaya çıkar. Bir yere yerleştiremezsin onu. Öylesine geçip gidivermesi daha iyiymiş gibi gelir. Ne var ki...

Ele almak.

Yaşamını açacak olan, sıkıntıyla gelen bu yaşamın kendisidir. Eğil; üzerine gölgeni düşür ki kavrulmasın o şey kimsesizlikle. Yeryüzünde her şey biri olmak için başka birine gereksinim duyar. Duyularına sarmalanıp geleni yakala, bir ad ver ve yerleştir onu zihninin odacıklarına. Ve arada ziyaret et bu odacıkları. Geçmiş, şimdilerini bağlayacaktır birbirine.

Dalmak.

Kavramları birbirine karıştırdığında, yanılsamalarının içinde bulacaksın kendini. Bilincin başlıca batıl inancın olduğunda, coşkunu bir şeye bağlayabildiğinde, zihnin geçmişi şimdiye alet ettiğinde yerleşmiş olacaksın.

Çıkmak.

O zaman, bakışını gözündeki filtreden sıyırmayı bilmelisin. Ölümü düşün çokça. Güneşin kavurduğu uçsuz bucaksız çölde bir yudum su için yıllarca yürüdüğünü unutma. Çünkü herkes bir kez gitmiştir oraya.

Günler geçip gitsin. Ölüme doğru at adımlarını. Yakala, ele al, dal ve çık.

Bir gün geldi. Geri dönüp baktı. Bazı şeylere hiç girişmemiş, bazılarına girişememiş, bazılarına yarım yamalak girişmişti. Her yanı yara bere içinde kalmıştı. Acılar içinde, gerçekleşmeyenlere hayıflandı.

 

Fulya Tunca
27/01/2004

birikinti