Sirkeciden Sarayburnuna inen sahil yolu, dostlarla sohbet için ideal mahallerden. Ne olursa olsun paylaşılan, daha bir ziyade anlatılır orada çünkü sizi dinleyen yalnız akranınız değil; martılar, deniz, ağaçlar ve daha nice harikalarıyla doğadır. Yine bir sohbet sonrası, akşam vakti evime dönmek için trene binecektim. Müdavimleri iyi bilir: Sirkeci-Halkalı hattı banliyösü İstanbul un türlü insanını bir arada görebileceğiniz ender mekanlardandır. Sadece seyyar satıcılarını dinlemek dahi insanı yeterince doyurur. Misal bir balon satıcısı elindeki balonun türkü söyleyerek oradan Japonya ya kadar gidebileceğini iddia ederken Bir başkası sattığı tıraş bıçağının enli bir ağacı kesebilecek kadar keskin olduğu üzerine size yemin bile edebilir. Her zaman yaptığım gibi en arka vagonunu seçtim; trende sigara içmek yasaktır ama diğer yolcular bu vagonu sigara içenlere terk etmiştir. Aracın kalkmasına on dakika kadar vakit olduğundan bütün koltuklar dolmamıştı. Birine oturdum. Az sonra o geldi. Üzerindeki elbiselerin hepsi kahverenginin tonlarından seçilmişti. Ayakkabıları dahi koyu kahverengiydi. Suratından İstanbul un verdiği şaşkın ifadeyi atamasa da kıyafetiyle şehre bir hayli uyum sağlamıştı. Karşıma oturdu. İzlediğimi fark etmemesi için onun camdaki yansımasını takip ediyordum. O da bana bakıyordu ama kıyafetime dikkat etmiyordu; basbayağı davranışlarımı inceliyordu. Geldiği anda radyatöre eğilmesinden anladığım kadarı ile, o kadar çekingendi ki camı bile kapatmamıştı, üşüdüğüne kanaat getirmeme rağmen, gömleğinin kollarını benimkiler gibi sıyırdı ilkin. Daha sonra bacak, bacak üstüne attı biraz çekinerek. Oturduğu yerde hafiften kaykılınca da iyiden iyiye bana benzedi. Epey sevinmiş olmalıydı bu işe ki yüzü gülüyordu. Trenin kalkmasına çok az kala iki tane kız girdi içeri. Baka kaldı onlara. Gözlerini alamıyordu; vermiyordu kızlar(!?) Seslerinden anladığım kadarıyla on altı, on yedi yaşlarında lise talebeleriydiler. Biri camı kapatmak için bize doğru eğildi, ben elimle hafif bir selam verip camı kapattım. Teşekkür etti bana. Tayyar çok kıskanmıştı bunu. Öyle bir baktı ki yüzüme, o an yerinden kalkıp vuracak sandım. Bir şeyi iyice bellemişti o anda: “Kızlar bir şey yapmak isterlerse o şey, katiyetle onlardan evvel yapılacak; zira böyle olunca gülüyorlar.” Biz ilerledikçe Tayyarın kızlara olan hayranlığı da beraberimizde geliyordu. Artık beni unutmuş sadece ve sadece onlarla ilgileniyordu. Onlar somurtunca yüzünü buruşturuyor, onlar gülünce kahkahalar atıyordu. İkisinin de rahatsız olduğu belliydi; ama Tayyar buna hiç ihtimal vermiyordu. Bir ara kısa boylu olanın çantasından kırmızı lekeli bir poşet düştü Tayyarın önüne doğru. Kız kıpkırmızı olmuştu. Allah tan kimse farkına varmadı diye düşünüyor olmalıydı. Poşeti almak için çaktırmadan eğiliyordu ki Tayyar en centilmen tavrını takınıp poşeti yerden aldı ve yaptığı işle övünürcesine bağırarak: “Buyrun bayan ha bu kanlu bez sizundur.” Dedi. Demesiyle beraber neden olduğunu anlayamadığı tokadı da ağzının ortasına yedi. Kız ağlayarak indi ilk durakta. Peşinden de arkadaşı. Ben ise, üç dört durak önce inmiş olmam gerekiyorken, hala Tayyarı gözlüyordum. Çok şaşırmıştı. Teorisine göre ona teşekkür etmesi gerekirken, kız bunu yapmamış üstüne bir de tokat atıp kaçmıştı. Tekrar oturdu koltuğuna. İlk anın şaşkınlığını atmıştı üzerinden. Kafasını kaldırıp bana baktı. Göz göze gelmiştik. Birden o da bana patlattı tokadı. Şaşırma sırası bendeydi ki fazla uzun sürmedi bu muamma: “Ha bu temun inen bayanun sana borcidur da. Oni odedim.” Dedi. Ve bir sonraki durağa gelir gelmez indi. schizophren |