Hastabakıcı
Başucunda bekliyor gibi saatlerce kendi yatağının yanında diz
çökmüş halde… Sigarası bitmeye başladığında ciğerlerinin acısı dayanılmaz
bir hal almıştı. Unutmadığı dizelerden birini hatırlattı odası; ‘rengarenk
karanlık ve zifiri sessizlik’. Bütün bunlar onun melankolisinin
çığlıklarıydılar.
Ve o şeker kız! Sabaha kadar ne güzel uyuduğunu düşünüp durduğu veya ne kötü
rüyalarla bembeyaz alnına dizilmiş ter topları. ‘Lanet olsun!’ diye bir
sesin o bomboş odaya negatif bile olsa canlılık getirmesi. ‘Ölümün içine
giren filizlenme’ tam olarak açıklaması bu olmalı.
Siyahın içine buğulu bir şekilde yayılan griye kaçar sigara dumanını
görebiliyor. Onun tüm yönleriyle üzerine ömrünü tükettiği, iki yıldan beri
değişmeyen kısa sigarasının en usta ressamların dahi çizemeyeceği duygu dolu
bir tablo olduğunu düşünüyordu. En iyi dost! Merak ettiği şey; kendinden
başka daha kaç kişinin közün belirli kenarlarından sızan dumanın canlı bir
maviye kaçar griliği olmasına rağmen, ciğerinden geri üfleyebildiği
kadarıyla çıkan dumanın ölüm gibi mat bir renk farlılığına sahip olması…
“Saçma” dedi.
Dünyanın daracık mahzenine tıktığı bu kocaman dünyasında boğuluyor olması
bile umursuzluğuna darbe yaratamazdı artık. Kemirgen duygularından
sıyrılmış, şizofren şiirlerini yakmış, kırılgan kavgasına veda etmişti. Çok
sevdiği şehirlerarası otobüsünü terk edip saatlerce yolda araba bekleyen
afallak bir şoför hayal etti. Tam bir hayalperest!
Hala ince ince nefesini hissettiği, her şeyi olan kadına baktı bir kez daha.
Aniden bomboş yatağının üzerinden hızla yürüyen kırmızı karıncaya doğru
gözbebekleri kocamanlaştı. O kadın artık yok, yerinde aç gözlü materyalist
bir karınca vardı. Hayatının en sert yumruğunu üzerine indirdikten sonra
bile yürüyen karıncaya tekrar yakından baktı. Ağlıyordu artık…
Hıçkıra hıçkıra içine damlayan gözyaşlarıyla burnunu çekti. Sıcak bir tat.
Oysa gözpınarları eski çöl havasından ödün vermemiş, nemli gözleriyle
kalakalmıştı. Sadece küçük bir an gözlerini kapattı. Açması ile ayağa
kalkması bir olmuştu.
Sarı renkteki yumuşak bağcıklarını sıkıca bağlarken tam karşıya, zeytin
ağacına öylece daldı. Ve boş bir sokak. Ayakkabılarındaki kauçuk tabanın
gıcırtılı sesi onu kendine getirmeye yeterdi; ama eskiden. Bu kez sessiz,
hızlı adımları hep daha ileriye götürüyordu kendisini…
Dar bir sokağın işlek bir caddeye çıktığını fark etmesi ancak kafasını ilk
kez kaldırmasına tekabül ediyordu. Çok beğenerek kastığı ayak kasları
belirgin şekilde sertleşmiş ve içerlerinde odundan mangallar varmışçasına
ona acı vermeye çoktan girişmişlerdi. Gecenin rengine kamufle asfalt çok
akıcıydı. İleride, ikinci kez baktığında fart ettiği bir araba farının
yansıması onu daha bir uyandırmıştı. Araba tahminen bir kilometre kadar
uzaktan, ortalama bir hızda geliyor; o ise düz ve uzun sokağın sonuna yüz
metre civarı mesafede son kez depara kalkıyordu.
Çakışma noktası!
Hesapları hep severdi. Tüm çakışma noktalarını bilir ve onların olduğu veya
olacağı her yerde o bulunurdu. Kendi hızı içerisinde panik atak denebilecek
bir hıza kalkmıştı şimdi. Adrenalin işte buydu. Hayatı onun sadece buydu;
deliler gibi bir amaca koşmak. Yüzüne çarpan zeytin dallarına, dağılan
saçlarına aldırmadan. Amaçlarını yarıda bırakmaktan nefret eder; o da bunun
bilincinde bu kez başaracaktı.
Hedefine bu kez –ilk kez- ulaşacaktı. Son beş saniye diye geçirirken
kafasından, yalnızca atacağı büyük ve azimli ve de çok hızlı elli adım
gerekiyordu. Şimdi geriye sayma zamanı;
Dört…
Üç…
İki…
Bir…
Koyu mavi bir spor araba ortalama doksan kilometre bölü saatlik bir hızla
onu sırıyıp geçti. Sadece bagaj kapısı tarafında, arabanın depo kapağına
yakın bir yere kendi limitlerdeki hızıyla çarpıp sol tarafına doğru hızla
savrulduğu anı biraz olsun heyecanla hissetti. Kulaklarındaki fren çığlığı
çok uzun süre aynı bozuk şarkılar gibi vızıldadı uykusu boyunca…
…
Sağ elinin baş parmağı bir öne bir arkaya oynayıp duruyordu, hisleri uyanıp
sinirleri beynine bu sinyalleri yollamaya tekrar karar vermişken. Ruhunu
şöyle bir silkeledi. Soğuk bir odada olsa gerek tüylerinin derisinin ne
kadar derininde köklendiğini anlayacak boyutta ürperdi. İlk önce
başparmağını düşündü. Evet, onun baş parmağı çok esnekti, geriye doğru
kıvrıldığında bir “U” harfi ortaya çıkabiliyordu ve bunu bilen ve en sevdiği
neşe anı olan bir tek kişi tanıyordu…!
Vücudunun yorgunluğuna oranla son hızla kafasını sol omzundan sağa doğru
çevirdiğinde o gözler hüzün ile sevinç karışımıyla ona bakıyor olarak
karşısına dikildi. Hala küçücük elleri başparmağı ile oynuyor ve yine
küçücük dudakları o mükemmel gülümseyişiyle ona neşeli bir hava katıyordu!
Tavana baktı biraz! “Hastabakıcı!” dedi, ironisine sırıtarak. Tekrar sağına
dündü, gözlerinden boşalan –evet, bu kez sağanak şeklinde çöle boşalan
yağmur misali- yaşlarla aldırmadan ona doğru doğrulup tüm enerjisiyle
sarıldı.
Bütün enerjisinin yanında kalbinin durduğunu hissetti ama hiç güç
kaybetmeden daha sıkı sarıldı. ‘Seni seviyorum’ kelimesini ilk kez söyleyen
bu güzel ve inançlı kıza bakamadan daha gözlerinin karardığını anlayıp
kollarını bırakır gibi oldu ama tekrar gücünü toplamaya zorladı kendini.
Artık kan akmasa da damarlarında, ruhunun ya da her
ne ise iki insanı bağlayan ve onu yaşatan onun kanlı canlı gülücük saçtığını
biliyordu. Yatağa yığılırken, karanlık bir dünyaya böyle aydınlık bir
zamanda diye düşünebildi.
Kalbinden nefret ettiğini anladığında bilinç denen lanet olası gitmeye niyet
etmiş, tası tarağı toplamıştı bile. Yüzüne çok yakın eğilmiş kadına bakarak
karartılar içindeki güneş sarısı saçlarınla son kez dudaklarını
kıpırdattığında ecel neredeydi ise yıllardır onu şimdi kıskıvrak
yakalamıştı.
Dudaklarının ıslaklığı ve tam kirpiklerine düşen iki üç damla sanırım
kırıntıları olmalıydı ömrün! “Şimdi” dedi, “ÖLÜMSÜZLÜK!”…
-
Mehmet Şentürk
- 27/06/2004
|