birikinti

...kenarköşe

İçselgergin

Neden beni sevmiyorsunuz?
NEDEN BENİ SEVMİYORSUNUZ?

Büyüdükçe büyüdü aklında sözcükler. Karşısında oturan, yıkılmamak için direnen kibirli,  eski bir binaya benzeyen çirkin, bodur kıza kaçamak bir bakış attı. Ona asla bakmamaya, göz göze gelmemeye ayarlamıştı kendini; fakat, acaba beni izliyor mu kuşkusuna yenik düşüyordu arasıra.   Artık dünyada nefret ettiği tek insan haline gelen birinin eskiden en iyi arkadaşlarından biri olduğuna inanmak bu durumda güçtü. Kendisiyse gerçekten değişmemişti. Ama kişiliksiz insanlar nasıl da değişiyorlardı bu şekilde kısa zaman içinde; dünya garipti. 

Camdan dışarı bakmaktan sıkılmıştı;hep aynı şey... İnsanların camdan dışarı bakmalarının nedeni iletişimden kaçma ve bulundukları ortamdan uzaklaşma istekleridir, diye düşündü. Dışarıda ne vardı ki izlenmek istenen... Değişiklik olsun diye güzel, zarif ellerine, bordo ojeli uzun tırnaklarına bakmaya başladı. 

Sonra başını daha da eğdi;yere, ayakkabılarına kaydı gözleri. Asla istediği gibi olamıyordu, ne yaparsa yapsın. Tatminsizliğin verdiği gerginlik vardı hep üstünde. Bir çok şey gibi, bu gerginliği de kendisi yaratıyordu ya. Kızamazdın ona “ebedi yas”ı için. Anlayamazdın tam olarak. Bu yüzden onun için herhangi bir kurtuluş söz konusu değildi kelebek ömrü boyunca. O da yapardı böyle analizler;

demiştim ya, ”ototeşhis”te oldukça iyiydi. (Paranoya belirtileri not etmişti hatta geçen hafta. İç gözleme başvurmuş, semptomları tespit etmiş  ve “her şeye, herkese ve kendine güvensizlik paranoyası” olarak adlandırmıştı bunu kendince.) Fakat sadece teşhis etmekle kalıyordu, tedavi hakkında bir fikri yoktu.  

Aslında tedavi olmaya da pek niyeti yoktu. Çünkü erdemin bedeli acıdır, biliyordu. 

Ancak kimi şeyler rahatsızlık vermeye başlamıştı ona. Eleştirdiği kişiler gibi davranmaya, onaylamadığı o şeyleri yapmaya, bir bakıma kendini yalanlamaya başlamıştı, farkındaydı. Bir sevgilisi vardı sözde. Çok seviliyordu tarafından, ama kendisi onu seviyor muydu? Sevip sevmediğinden emin olamadığın bir kişiye “Seni seviyorum. ” demek kendinden nefret etmene, kendi kendinle bir oyun oynadığını hissetmene yol açıyordu ama... Kendisini başka kimsenin bu denli sevemeyeceğini bildiğinden, tekrar yalnız kalmayı göze alamıyordu. Bencillik?

Evet, bencillik. Ona karşı sorumlulukları vardı ve onu bırakıp gidemeyecek kadar düşünceli, fedakar (korkak?) olduğunu düşünüyordu ancak, yeni tanıştığı birinden hoşlanmaya başlamıştı bile. Adilik?Evet, adilik. Tehlikeli ve cazip aldatma fikriyle ilk kez karşılaşıyordu hayatında. Belki de, beyninin ruhunu kendini bildi bileli zapt etmesine, dinsizliğine rağmen sefahatten köşebucak kaçmasına ruhun verdiği ani,  alışılmadık bir tepkiydi bu. ”Ayrıca, sandığı kadar iyi biri olmadığının farkına varan bir aptalım da“ diye geçirdi aklından. Son nefesini verir gibi iç çekti. Kaotik ve istisnai olduğu açıktı. 

Neden ben böyleyim?

NEDEN BEN BÖYLEYİM?

Yoo, bu kadarı da fazlaydı. Dayanabileceğinden kat kat yüksekti o anki acı dozu. Karakterine ters düşen ve hiç anlayamadığı bir şekilde hep aşağıladığı, itip kaktığı annesinin kollarında ağlamak, nefret ettiği babasına sarılma isteği doğdu içinde. Gözleri doldu. İstediği bebek alınmayan küçük, hırçın bir kız çocuğu gibi burnunu çekti; insan ne tuhaf bir mekanizmaydı. 

Birden o kadar küçük görmüştü ki kendini ve utanmıştı ki kendinden-bir böcek gibi ezilebilir-, özür bile dileyebilirdi karşısında oturandan, hatta ona kötü, haksızca davrandığına inandığı herkesten:”Yeter ki nefret etmeyin benden, yeter ki cephe almayın bana!”Kemiklerinden iliklerine sızdığını hissettiği zayıflıkla,  vücudu lastik gibi büküldü. Tek dostu yalnızlık etrafını kutsal bir hale gibi çepeçevre sararak varlığını bir kez daha çok güçlü bir biçimde hatırlattı. Bu yoğunluktan ürperdi, kanı çekildi. Camdan dışarı bakmaya devam etti.                                                     

Sullengirl
15/10/2000

birikinti