azi 

...kenarköşe

Kaloma

Hala olmadığına inanıyordu. Daha ineli bir iki saat olmuştu kaybedenler şehrine yağmurlu bir akşamüstü. Zaman onu değiştirmemişti her ne kadar topuklu giymeyeli uzun zaman olsa da yine de başarabiliyordu çizgide yürümeyi. Rahatlamak için aldığı bir parça konyağa rağmen. Zaman onun adına bir kasabada aydın bir savcı olarak devrilmişti, her demde adını andığı ilk sevgiye rağmen. İnanırdı aşkı son terkedenlerin aşkı kuranlar olduğuna. Ama hala anlamıyordu rahatlamak için neden bir parça içip hazır olmaya çalıştığını. Lodosun hakim olduğu bir İstanbul akşamında kendini savcı hissedecek gücü yoktu uzun zamandır beklediği adam için. Hala eteğini anlaşılmadan sağ adımlarında sağ eliyle düzeltiyordu. Çelik çomak mezralarından kalan bir alışkanlık dedi ama inanmadı söylediğine.

Yoksulluğun hüküm ettiği yerden sonra Beyoğlu’na hafif konyaklı bir bakış ısıtmamıştı içini. Hala bir çeyrek vardı günebakanına. Kaldığı yerden bir tane daha yuvarladı ve düzeltti kendini. İyiydi. Olmasa bile olmalıydı. Bilirdi bunu, kasabada az mı yaşamıştı kadın olmanın ağırlığını. Topuklar hala rahatsız ediyordu ama Yakup’a az kalmıştı. Asmalımescit sokağına girmeyeli etek boyundan belliydi.

Hala hatırlardı nice Kemal’i, Asaf’ı, Yakup’u…

Geldiğinde oturur buldu onu, hala eskisi gibiydi onun için. Teni hala aynı mart kokusuna sahip yüzünde hala betimlenemeyecek bir gülümseme durageliyordu. Söylenecek cümlenin öznesini bulmaya çalışırken onu hala sevdiğini anladı yağan sulu sepkene rağmen.. Bakamadı bir haydariye baktığı kadar ona. Kalan bakışlara sahip olan sofra olsa da içilmesi gereken koca bir aşk vardı her ikisinde de.

Kendilerini azınlık hissettiler mezeler ve karafi karşısında, konuşmama özgürlüğüne sahip olmasına sahipti kadın ama tutamıyordu içindeki lodosu, hala titrek ve tutuk…

Ters oturmuşlardı, kadın tüm inceliğiyle karşıdaki kafkas kadınlarının apartına bakıyordu bakacak daha iyi bir şey olmamasından çok özlemin usuna ihanet edip yağmur kadar hızlı boşalacağından korkuyordu, ve çantası aşkı kadar uzaktı uzanmak için bu gece.

Aşkının değiştiğini rakısına su ve buz istediğinde anladı.  Yaşam devirdiği kadehlerden daha hızlı geçmişti onun için diye düşündü. Bulup çıkaramadı kendini onunla ilgili anılardan. İyi değildi ama olmak için bir kere daha çekiştirdi aşkı gibi eteğini. Sigaraya uzandı ama hatırladı yeni bıraktığını mahçup mahçup gülümsedi ataklığının özrü için. Adam ise anlamamıştı o gece anlayamayacağı çokça şey gibi. Bir şey kayıptı masada taki hesap gelene kadar.

Gülümsedi kadın toprak kadar güzeldi gülümsemesi hesaba karşı. Eksik olan şeyi bulmuştu.. Hesaplaşamadıklarını anlamıştı, yıllar özlemin adına değil, bu yüzleşme adına beklemişti ikisini de..

Son bir kere daha baktı aparta ve sarı tabelasına koluna girmeden önce adamın. Bir anahtar istenebilirdi tatlı bi kahve yerine. Ama lodosu durmuş titremesi de geçmişti susa geldiğinde.

Hangi yanağını ayırmalıydı ötekinden kendini ondan ayırırken diye düşündü. Ama nasılsa farketmeyecekti artık sade bir öpücüktü kalan her şeyin sonunda.

Ve İstiklal’e çıktıklarında yorgundu kadın, adam ise telaşla anahtarlarını arıyordu, demek yakındı evi Kızılırmak kadar apansız akan bu caddeye. Hoşçakal derken gülümsemesine hakimdi anlık bi kararla sağ yanağını seçti adamın, artık mart gibi kokmuyordu. Asmalımescit çıkışında kahve teklifine nazikçe hayır dedi.

Bakmayacaktı arkasından kalomasını kesmişti kendi zincirinin, kalmamıştı yıllardır dibi tarayan özlem ve sevgisi ile bir bağı, önünde geç de olsa başlayan koca bir gece vardı, ayakları ondan önce gitmeye karar vermişti Kaktüs’e bir kedi sıcaklığında.

Özlemin beslemediği aşklara inanarak indi Beyoğlu’ndan kendi tecimsel aşk sürgününe. 

yed
birikinti