birikinti

...kenarköşe

Pislik 16

Kırmızı şarap, önemli bunalımların en yakışan sevgilisidir. Karanlıkta, bazen de tek bir mumla aydınlatılmış küçük bir odada, ince plastik bardakla içilen kırmızı şarabın tadına doyum olmaz. Kafa dengi müzikler eşliğinde-ben Mr Big, Janis Joplin ya da Sheryl Crow tercih ederim, bazen de Savatage veya klasik müzik-süren bu depresyon ayininin sonu genelde gecenin karaladığı sokaklarda uzun bir yürüyüşle sonuçlanır.

Bazen depresyonu mu yoksa bu terapiyi mi seviyorum karar veremiyorum. Sabah kalkınca herşey yaralayıcı bir hal alır. Bir önceki gecenin suçluluğu-neyden kaynaklanıyorsa?!?-gırtlağıma saplanıp içki depresyonunun etkisi geçinceye kadar orda kalır. Bir daha içki içmemek için verilen yüz bilmem kaç bininci söz, akşamüstü güneşin batımıyla süslenen bira keyfiyle geride bırakılır. İrademe güvenirim ama bu gönüllü sadakatsizlikten de hoşnutum. Yeni bir birayı açarken, ölümümden önceki, yani sondan kaçıncı şişeyi içmek üzere olduğumu düşünür hüzünlenirim. Yapışkan, cıvık duygusallıktan nefret ediyorum ama bu gerçekten acıklı geliyor bana.

Ölümle ilgili fazla fikrim yok. Muhtemelen fişim çekilecek, ve artık benliğim "kapalı veya kapsama alanı dışında kalacak". Cep telefonuyla insan vücudu arasında bu bakımdan çok ilginç bir benzerlik var. Ya da bilgisayar terminalleri. Hepsi, benliği var kılan ortama açılan birer kapı. Şöyle de diyebiliriz; gsm şebekesindeki vücudumuz cep telefonumuz, internet ortamındaki ise kişisel bilgisayarımız. Şarj bitince ya da bağlantı kesilince o ortamdan uzak kalma sıkıntısı, yani ufak çaplı bir ölüm korkusu yaşıyoruz. Büyük Kıyamet kutsal kitaplarda anlatılan, Küçük Kıyamet bireyin ölümü ise; her ortam kapısının kapanışı da Küçük Kıyamet’in alt kıyametleri.

Küçükken yazlık evimize yakın bir dere vardı. Genelde oraya gitmem yasaktı ama ben bazen kıyısında balık tutardım. Balıklar yakalanır, can sıkıntım geçer, ama balıklar ölür, bazen yenir-balıkların kaynağı ortaya çıkınca azar işitirdim-demek istediğim yaşadığım sürece ölüm makinesi oluyordum. Her insan böyle; varoluşun kaynağı ölüm, öldürmek. Hayvanları kesip yiyoruz, bitkileri koparıp yiyoruz-neyse ki onlar çırpınıp böğürmüyorlar ölürken-, ellerimizi sabunlayarak bir anda milyonlarca bakteriyi katlediyoruz. Bu garip bir bakış açısı olarak görünebilir, yine de birilerinin yiten bu yaşamlar için üzüntü duymaması acıklı geliyor.

Şöyle bir kitap yazılmalı; kırmızı şarap ve Ayışığı Sonatı. Beethoven, ismi duyulunca duygusuz, gururlu, mağrur, vb. bir Cermen olarak canlanıyordur birçok insanın gözünde. Ama bu sonatın çok güzel bir etkisi var. İnsanın duygularına dokunuyor. Duyguları açıkta gezen insanlardan bahsetmiyorum; tersine, bunu yüreklerinin en dip köşesinde gizleyen tiplerinkine dokunuyor. Ben böyle biri değilim. Her ne kadar ağlamayı gülmek kadar iyi beceremesem de kendimce derin bir duygusal dünyam var. O zaman az önceki tanımlamayı, duyguları gizli insanların ve kendince derin duyguları olanlarınkine dokunuyor şeklinde genişleteyim. Ve tabii kırmızı şarapla ıslatılmış duygulara daha kolay dokunuluyor.

İnsan hiç büyümez. Sadece yaşlanır. Herkesin bunun farkında olduğunu sanıyorum. Keşke ortaya biriler çıkıp büyümeyle ilgili bir sertifika ya da diploma verse de en azından resmi olarak bu işi kavrayabilsek. Ne yazık ki bu mümkün değil. Hiç kimse büyümediği için büyümeyi resmi kılacak kurum da kurulamayacak.

Ya deliriyorum, ya da herkesten daha fazla normalim. Siz hiç bunu düşünmez misiniz?...
 

CaesarAug
18/06/2004

birikinti