...kenarköşe

Sabah Sireni

köründe sabahladığım gecelerden daha silik daha gri bir sabahtı uyandığım yaşama..

Panların getirdiği baharı kucaklayarak esnedim. Kedim gece koyduğun ve içmeye kıyamadığım kahvemin başında uyuklamış ve anlaşılan biraz da o nefis aromadan tatmıştı. Ellerimin üstü çürüklerle doluydu. Önemi yok. Asıl yaşama dair olan bu hayvanın beni yaşamının sonuna kadar, uykusuz kalmak uğruna da olsa, aç kalmak kaygısından ırak; beni izleme arzusuyla gözümün önünde büyümesi.. kim itebilir ki kaygısız bir yaşamın hayalini elinin tersiyle?

Güneşin doğuşundan daha güzel birşey varsa a da ayın doğuşudur. Ayın doğuşundan daha güzeli ise varoluşumuzdan öte; bir çocuğun yaşama uyanışı, benim her sabah yaptığım gibi, sirenlerle gelen rüzgarın ilk nefesini ciğerlerine çekişi. O ilk nefes hep veremsiz halidir veremli çatılarının şehrin. Gayda sesleri sadece İrlanda'da duyulmaz. Birileri bana hep bunu anlatmıştı sevgililerinden bahsederken, ırmak danslarının ardında hep bir gülüş vardır, tebessüm de olsa. "Soğan ekmek sosyalizm" ya da ne farkeder; "sınıflar, ezici iktidar.. yaşasın kapitalizm!" derkenki yüzü aydınlatır sabahlarımızı en küçük planktonumsu yaşamlarımızda bile. Kimseyi kahretmeden yaşarız bazen, bazen lila rengi bir coşkuyla abartısız yerleştiririz idealimizi gözbebeklerimize. Şu kahvenin horizantal yer zemininde devinimsiz durması bile bir akış. Domuz gibi sabahlara kadar içip ön verandada toplu nevroz geçirmek sevdiğin ya da sevmediğin herhangi biriyle, devranın hala bize sunabileceği bir cennete sahip olduğunu anlatmaz mı?

İsli bir nefestir her gün içime çektiğim benim.. Ama bu buzul mevsimi dönerken bile buzul havasını sigara dumanıyla beraber içime çekmek, dahası bir de onu ait olduğu yere iade etmek ne zevklidir benim için.
"Neden anlatmak varken çiziyorsun düşüncelerini?" sorusu "Neden anlatıyorsun çizmek varken düşüncelerini?" sorusu kadar ironik olurken benim için en anlamsızı "madem sigara içecektin, neden geldin açık havaya?" soru cümlesidir.

Sevgilinin ölmesi, kedinin gitmesi kadar acı olsa da; sevgilinin gitmesi, kedinin ölümü kadar acı degildir. Yani asıl aksiyon yaşamak..

"yetmişinde zeytin dikmek
hem de çocuklara falan kalır diye değil
ölümden korktuğun halde ölüme inanmadigin için"

(Nâzım)

İntihar etmek aptallıktır.. Sadece virütik bir rahatsızlıktır. Ama gidenin arkasında kalanlar hep kahrolasıca bir işgüzarlıkla bunu kullanırlar.

İntihar, var olurken bile ölü görünmektir. Kaldırımlardan toplamaktır kendini ağzından akan yaşam kusmuklarıyla.

-Vicdan!

diye bağıdığımda beni duyamayacak kadar mutluydu. Bazen onların bütün bu anlattıklarımı bildiğini hissediyorum. Ve susmayı seçtiklerini, bilgelikleriyle ağzımıza sıçacak dorukta olmalarına rağmen konuşmamayı seçtiklerini. Zaten benim göremediğim Pan'ı ve sabah Siren'ini de onun rahatlıkla görebildiğini sanıyorum. Sevgilimin onu hiç görememiş olmasının üzüntüsünü yaşadım bir dakikalığına.

Karlarla kaplı bir sabahtı.. Yalan söyledim. Ne farkederdi?

elf

birikinti