birikinti

...kenarköşe

Sudan Duvar
 
Hala “The Boss” dönüyordu her çalanda…. Ama yalnızlığın ünlü gölgesi kendi hayatı kadar sadık değildi kendi aşklarına. Bakakalırdı her elele olana, her çalan “incir reçelini” anımsardı kendi hayatı adına. Sabah düşüne gelmişti şimdiki zamanı yaşamak için daha fazla sebep yaratmayı ama kahveyi ne onun gibi yapabiliyor ne de sütü bulabiliyordu. Kapının çalmasını bekleyip çaresiz bir küçük kızın kendisine süt getirmesini beklemekte “besson” kadar ağırdı bu sabah hayalini kurmak için… Yeni bir kadındı yanında yatan, akşam kadar ağır kalmıştı ona karşı ama hayatın onun için ağırlığını tartınca kolay geçebildi topuklu ayrıntıyı. Yalnızdı… olmasından korktuğundan bile daha yalnızdı bu sabah.. Keşke bunu örtecek daha büyük bir acı yaşasam dedi ama inanmadı dediğine .. annesi ve babası öleli yaşı kadar olmuştu bir anlamda. 6 ayağını da hissetmedi ne de annesi çağırdı zaten onu, o inandığı Kafka bile ona çok uzaktı bu sabah.

Kadın güzeldi, kendisinin yanında mutlu olabilmek için sebeb arayacak çok ayrıntısı vardı, aramak istediğine emin olmamasına rağmen kalktı yataktan, aynaya bakarken hala yakışıklı ve temiz olduğunu hissetti ama aynanın kendisi kadar yalnız olduğunu kendisine bakarken anladı… Bu kadar kolaydı anlam… Ayna onu o da aynayı bellemişti yıllardır sadık dosttular ne yalan vardı ne bakış açısı farklılığı... Konuşmak için mikrofon aradı ama tartışılan kendisi değildi bu sabah ki siyaset kalabalığında.. Hafifçe gülümsedi kendisi olsa bile anlam kargaşısının yaşanamıyacağını.. perşembe geceleri onun namına fazla dolmayacaktı 8. ya da sırası gelecek olan sanat adına…

Dolabı açmak çokça seneler adına başka bir anlam yükledi zaten dolu olan omuzlarına.. Hane sayısı çokça bira vardı dolapta.. hatırladı lise yıllarını hani hep hayali yapılan o gençlik evinin dumandan ağır kutudan hafif olduğunun hayalinin kurulduğu yılları.. Çabuk ama verdiği hüzün bakımından itinalı geçmişti yılları...

Kadın onu aradı kolunu yer değiştirirken umursamadan… daha genç olmak daha çok anlamın yüklenebileceği bu tutumda, o hala yalnız kalmıştı, tekti odada geçmişinin kendisine taşıdığı her şeye rağmen…

Gül almalıydı bu sabah diğerlerinden farklı olmalıydı çokça diğerlerinin yaptığı gibi anımsamalıydı günün bir azizin namına aşkın yaşandığı gün olduğunun.. Kadın hala güzeldi… Keşke dedi ama ilk hecede vazgeçti tümcesinden… durağandı hakkı yoktu ona anlam yüklemeye onun hayatı adına…

Dikkatini dağıtan kadının güzelliği oldu.. Ona çok benziyordu saçları dalgalıydı.. kahretsin kirpikleriyle Alaska selamı bile yapabiliyordu… kadına karşı inanılmaz bir saygı duydu kendi hayatına rağmen… hep öyle olmamışmıydı: mutluluk için içten içe karşındakini düşünürken kendinin anlamını kaybetmemişmiydi? Sarılmanın sorun olduğu diyaloglarda sadece onun için baraj olmamışmıydı…

Erkendi ama alışkanlıktan en alttakini aldı… kapak onun adına beşte bir bardak diyordu ama eni topu beş aşkı olmamıştı hayatta.. kendisine bedavadan sunulan aşk bile bulamamıştı…

Sabaha öğleden çokça geçmişti.. Kadın kalkmıştı… Hala kendisinin olmadığı kadar aşka vurgundu.. Tecimsel değildi ya da tensel sadece o gece sevivermişti adamı, kendisinin sevmediği kadar ama her ne umut boşsa adam için o kadar boştu ona karşı çıkarken evden…

Artık üst sıraya geçmişti hem dolapta hem çalarda da, iki deha çiftçi çalmaktaydı son kesim adına… Bir kıta avrupası adına dinlediği her şey koca Anadolu namında yalnızlığın efendisini çağrıştırıyordu ona bilmediği ama kendisinin hazırladığı, uşağın katil olacağı sayfalar adına…

Telefon çaldığında dostunun aradığından habersiz cevaplamadı bile, cevaplayamadığı kendi aşkları gibi. Kalakalmak bir hayat olmuştu kendi sürgününde “incir reçeli” ve “ hızlı göz hareketleri” çerçevesinde…

Gün akşama dem vururken hala şimdiki zamanın otomatik olan halkın izlenimlerini taşıyarak girdi yalnızlığı ile.. baraj olmak zordu yalnızlığına karşı.. ama hala sığındığı çokça soğuk ilkokulunun aynı sınıfı olan 1-A vardı dolabında…

Savursamadan alırken aşkı kadar sayılı tenekeyi kendisinin de farklı olmadığını anımasıyaverdi… tek elli dükkanlar kadar.. İstanbul Beyoğlu kadar..

Coğrafya değişse bile ne o ne de aşkları değişmeyecekti..

Aşağı indiğinde gül aldı kısa aldığı ciğer açan gibi sınırsızca .. Susa geldiğinde güllerin solucağını bilmesine rağmen suya koydu. Taşımalıydı sertçe aşklarını timsahların yavrularını suya taşıdığı gibi O nu da taşımalıydı bir daha ki güze kadar kendinde kendince…

Fırsat mı olmadı yoksa bulamadı mı bilinmez ama hala ayna kendisi ile yalnızdı vurgununda.. Aynaya anlattı tekilliğini ve son bir ilkokul sınıfı aldı bir daha alamayacağı gibi…

“Yalnızlığının sidikli kontesi” namına hayata uzanmak için tutunacağı hiçbir şeyin olmadığını anladığında, kimsenin hatası değil dedi: inanmayarak ama tok ve doluca..Vazgeçmenin bedeli altı üstü uzun bir uyku idi.. Yalnızdı nasılsa bir daha hiç olamayacak kadar…

Telefon tekrar çaldığında kararını vermişti.. cevaplamayacaktı, hayatta kendisinden istenen her cevap gibi.. asla varolmanın ağırlığında dengeli bir terazi olmayacaktı.. kaybeden olmanın ince gülümsemesinde önce kendisi gülmeliydi..

Gülümsedi… bir daha bu yalnızlığı bu düzlemde duyamayacağını bilerek…

yed
20/04/2000

birikinti