Tesadüf, Kent “Yine yapmıştı. Hem de dikkat etmeden her şeyi silebilmişti. Çoğu şeyi unutmuş gibi davranıyordu. Bu yazının kahramanı olduğunu bilmiyormuş havası seziliyordu hareketlerinde. Hayır bu bilmeme hayatına da yansıyordu! Niye –di’li geçmiş zaman kullanıyordu işte tam burada yatıyordu nedeni, hayatını böyle geride, uzaktan bakılınca boyutları apaçık görünebilen, kendinden çok bağımsızmış gibi gözlemliyordu. O zaman şu sorun ortaya çıkıyordu: yabancılaşıyordu her an. Düşünme baloncuklarıyla geçilemeyecek kadar yoğun ve akışkandı yaşam. Tüm sorun burada başlıyordu. Bir şekilde yaşamak zorunda bırakılmıştı. Sorun etmiyordu bunu bir bakıma çok sorgulamıyordu ama zordu. Tamam kimsenin “kolay” dediğini duymamıştı. Ama bu kadar zor olmaması gerekiyordu sanki. Kabul sorun haline geliyordu bazen fakat bu anlarda (da) yaşadığımızın farkına varmaz mıyız? Zaten –di’li geçmiş zaman, geniş zaman anlamına gelir eğer geçmişte yapılan yapılmaya devam ediliyorsa. Yabancı dilde bunu çözmüşler ve gramerde bunun kuralı var. Ama Türkçe’de zaman kiplerinin araları çok keskin, kalın çizgilerle çizilmiştir. Ve dolayısıyla bu durum günlük yaşantımıza da yansımıştır. Hayatlarımızı böyle umursanmayacak(?) küçük ayrıntılar şekillendiriyor ve kesiyor”. Odanın öbür köşesine attığı, uçurduğu kağıttan uçağın üstünde yazıyordu tüm bunlar. Ne zaman yazmıştı bilmiyordu çünkü günlüğüne tarih koymayı çoktan bırakmıştı. Uçağı attıktan sonra attığı yere gidip açmış uçağı ve okumuştu. Sorun da buradaydı zaten: geçmişinden, anılarından bir türlü kurtulamıyordu. An(ı)lar değil miydi onu yaşar kılan? Çok geçmişte ve bir o kadar da yakın. Şimdi de anı(sı)nı yaşıyor olması düşünülmeye değer önemli bir saptamaydı. Geçmişi, an(ı)ları düşünürken insanın kendini dışardan izliyormuş gibi hissetmesi, kendini orada ama görünmeden konuşturması ilginçtir; eski sevgilinizin yüzünün hatlarını çok iyi hatırlayamazken onu öperken kendinizi ve onu hayal edebilirsiniz. Öpüşmenizin hissi de gözünüzden akan damlaya katkıda bulunur. Tüm oda günlüğünden yırtıp uçak olarak attığı kağıtlarla doluydu. Birkaç saat önce başlamıştı bu yırtıp atma işine. Insan çoğu zaman kendisini o yapan an(ı)larından kurtulmak ister. Hiçbir zaman bunu tam anlamıyla beceremeyeceğini bilmesi bunun için uğraşmasını engellemez. Bu bir tür intihardır. Sırf bu yüzden günlük tutmanın, ama tarihsiz, iyi mi kötü mü olduğuna karar verememişti. Günlük bir bakıma yaptıklarının ve hissettiklerinin kaydı, fişi gibiydi. Sana bir şekilde seni hatırlatıyordu. Insanın elinde olmadan geçmişteki haliyle şu anki halinin kıyaslamasını sağlıyordu. Bu bazen iyi bazen de kötüydü. Genelde kötü olduğunu düşünürsek, onun günlük tutması gerektiğini söyleyip onu alıştıranın bir açıklama yapması gerekirdi. Ama bu da tüm fırlatılan kağıtların yerlerine geri dönüp sıralanmaları gibi imkansızdı. En yakın arkadaşı öleli tam dört buçuk yıl olmuştu. Daha dün gibi… ölümü düşününce. Zaman da o zaman donmuştu sanki, her şeyin devam etmesi dışında. Tek elinde sıkı sıkı tuttuğu, zamanın yenemediği “keşke”ler ve “acı”lar kalmıştı. Hani tüm dünyaya karşı ikisi ayakta durup direnecekti? Bu onun tutmadığı tek ve son sözü olduğu için kızgındı ona. Gerçi söze dökülmemiş sözlerdendi. Ama bunu hissedebileceğiniz gözlerdi onlar. Her şey geçmişti fakat onun ölümü kalmıştı. Bu çok acı vericiydi. Gözünden akan şu damla da bunu kanıtlar gibi. Çok iyi hatırlıyordu o günü daha doğrusu akşam üstünü. Kalktığınızda çoğu şeyin iyi ve hoş gideceğini düşündüğünüz günlerden biriydi- tam tarihini hatırlamıyorum ve hatırlamama neden olacak günlüğün tarihleri yoktu o zamanlar ya da yardım edecek toplumsal bir olay yaşanmamıştı. Bilincimizi bu tür toplumsal olaylar belirliyor ve oluşturuyor: Marmara depremi olduktan bir süre sonra ya da PKK liderinin yakalandığı sıralar. Kaçınılmaz bir şey söylediğimin farkındayım. Ama en azından farkındayım. Gerçi bu yüzden her şeyin böyle olduğunu düşünmüyor değilim. Farkında değilmişim gibi yapamayacağım daha ağır basıyor sadece. Herneyse, böyle bir akşam üstünde denizi seyretmeye o parka gitmişlerdi. Şu içinden deniz geçen park, banka oturduğunuzda serin deniz kokusunu duyabileceğiniz yükseklikte olan, düşlerle gerçek çıplaklığın birleşip absürdlüğü oluşturduğu ve bunu sadece ikisinin hissedebildiği yer. Şu en yakında olduğunu hissettiğiniz ama ulaşılması bir o kadar zor olan yer. “Hiçbiryerde”ki “hiçbirşey”den bahsediyorum, tanıdık gelmiştir. Şarap sıcaklığında kutluyorlardı bunu. Bu bilinmezliği ve belirsizliği. Yürüyebilecek kadar sarhoş olduktan sonra şu an Ella’nın oturduğu eve oyunu sürdürmeye gelmişlerdi. Oyun şöyleydi: birden fazla kişi oturur- ki artık tek başına oynuyordu- ve tek bir kişi monolog şekilde konuşmaya başlardı, sonra- birkaç saat ya da konuşanın belirleyeceği kadar- “yeterince” konuştuğunu fark edince bunu belirtir ve oyunu kaç kişi oynuyorlarsa- ki genelde diyalog- hepsinin katılacağı bir sohbet ortamı safhasına geçilirdi. Pek zor bir oyun değildi sadece uzun bir süre üzerinde görüş bildireceğiniz hakim olduğunuz bir konu bulmalıydınız. Zamanla zaten “sıra bende olacak, bir konu bulmalı ve uzmanlaşmalıyım” derken buluyordunuz kendinizi. Konuşma dışında herhangi bir şeyi de yapabilirdiniz. Daha önce yazdığınız bir yazıyı, şiiri okuyabilirdiniz. Bir parça çalabilir ya da yaptığınız bir resmi gösterip tartışabilirdiniz. Daha sonra buna daha kapsamlı ve karmaşık hale getirilmiş olarak “sanat” denmiştir. Ve oyun alanı genişletilip “hayat” adı verilmiştir. Ama ilk tohum burada atılmıştır. Ya da bu oyun çok “ilkel” bir “hayat”tı. Hangisinin ilk, başlangıç olduğunu bilmiyorum; oyunda oynayanlarının sonlarının başlangıcı. “Bir okuyucu olarak elinizde ne var bakalım: Ella adında biri ve arkadaşı, oyun, günlükten uçaklar, intihar ve park. Okuyucu olarak bunlardan çok daha fazlası vardır. Artık yazı sizindir, okuyup okumamak size kalmıştır. Yazı sadece size takılan gözlüktür. Neyi göreceğinizi değiştirmez. Niye’yi belki. Fakat artık farklı bakarsınız her şeye. Yazıları çekici yapan bu büyüdür. Farklı bir dünyaya sızmışsınızdır artık. Bazen gözlemci olursunuz bazen de ana karakter. Ama yazıda kendiniz olamayacak kadar ötekileşmişsinizdir. Diğer bir deyişle karşınızdaki sizdir artık, bu ötekileşmenin tekil halidir. Yazıya devam ettiğiniz sürece “çoğul”laşırsınız. Karşınızda nesnel davranmanızı gerektirecek kadar siz vardır. Yalnız sınırlar önceden yazarın kalitesine göre çizilmiştir. Bu sınırları geçmeye çalıştığınız sürece kendi öz-benliğinize dönebilir ve siz de yazar olabilirsiniz ve yerçekimini bile değiştirebilirsiniz. Değiştiremeyeceğiniz yazının daha sonra oluşacak olan halidir. Bir tür yazgı. Bunu kara cahillikle karıştırmamalı. Içinden çıkılamayacak bir düzen. Inanç sistemlerinin en kuvvetli dayanağı budur. “Öteki” hayat. Bunun olmadığını, hiçliği anlama olasılığımızın olmadığını bir anlasak…Yazar bu zaman içinde olduğunu bilerek ve bunun için yazar. Herhangi bir yol gösterme kaygısı yoktur. Hatta özellikle yolları, birbirlerine karışmışçasına yaratır. Her an “yanlış” yola sapabilirsiniz. Tek bir doğru yoktur artık. Doğrular ve yanlışlar anlam taşımadan önünüzde sıralanır. Tek yapmanız gereken doğru ya da yanlış diye kaygılanmadan “seçim” yapmaktır. Ancak sonunda bir “ancak…” olduğunu biliyor olduğunuz varsayılır. Ve çoğunlukla her “ancak…” kısmına geldiğinizde önünüzde yeni seçim hakkının olduğunu fark edersiniz. Bitmeyen “ancak...” silsilesine yakalanmışsınızdır. Diyet her kelime de artar. Bu seçimleri bir yerlerden hatırlarsınız ama sizden önce dile getirilmiş olması can sıkıcıdır ve kaçınılmazdır. Kaçınılmazdır çünkü her yazar aynı ya da benzer konuları “kendi” şekliyle ele alır. Bu anlatılanları başka birinden duysaydın farklı şeyler anlatmazdı belki ama bir yere gidişin tek bir yolu yoktur. Tekrar ediyorum; iddia ediyorum ki: “Tek bir doğru yoktur.” En azından- doğal olarak- bana göre.” O günkü oyunda bunları söylemişti. Diğer safhaya geçmişlerdi ve arkadaşı: O gece onu son görüşüydü. Ve bunu ancak trende yemek vagonunda, garson kahvesini getirirken yolda, oturan bir bayanın ayağına takıldıktan sonra yanında oturanın gazetesinin üstüne kahve boca ettikten ve üstüne kahve dökülmüş adamın kızarak gazeteyi savurup onun masasına düşürünce okuyup anlamıştı. Ve haliyle cenazesinden önce son kez görememişti. Görmemesi bir bakıma iyi olmuştu. Onun “böyle“ bir tören istemediğini ve insanların üzülüp onun için ağlamamalarını istediğini biliyordu. Sadece bir “hiç”ti artık o. Tamam onun eksikliğini duyumsayan olacaktı. Ama alışabilir bir şeydi eğer gidenin gittiği yerin iyi olup olmadığından emin olamasak da kötü bir yer olmama olasılığını biliyorsak. Nasıl mı? Bir içgüdü: çünkü artık ne iyi ne de kötü vardır. Gördüğünde dayanamayabilirdi de. Hem ne diyebilirdi ki? “O sırt üstü yatmayı hiç sevmez” diye mi bağıracaktı? Insanlar garip bir şekilde bazı durumlarda tamamen kendi değerleriyle hareket ederler. Bu kaçınılmaz bir şey fakat bireysel hak ve özgürlüklere, ölü ya da canlı, saygı duyup köşelerine, bir boksör gibi, çekilebilirler. Arada bir saldırılarına ara verip soluklanmamız için bizlere- bir bakıma azınlıklara- zaman verebilirler. En azından cenazelerde. Gazetenin üçüncü sayfasındaki habere göre Benil Özgün denizi gören Büyülü Park’ta sabaha karşı bilinmeyen bir neden yüzünden ölü bulunmuştu. Sanki gazete neden bulunduğuna vurgu yapmak ister gibiydi. Sanki Benil’in cesedinin bulunmaması gerektiğini söylemek istiyorlardı. Olay mahal’iyle ilgili fotoğraf yoktu. Sadece ağlamaktan gözlerinin morlaştığını saklamak istercesine güneş gözlüğü takmış adının Canan olduğu öne sürülen Benil’in ölü vücudunu bulan kişinin portresi vardı. Ella daha önce hiç görmemişti bu şahsı. Ama güvenilmeyecek bir tipi vardı. Ayrıca o saatte, orada ne işi vardı? Sadece ikisi bilirdi bu parkı. Yoksa onları bir süredir takip eden ve gözleyen biri miydi o? Gazeteye göre intihardı bu olay. Hatta çok basit, toplumsal bir suç diye üstü kapatılınabilirdi. Birkaç sosyal bilimci ana haber bültenlerinde durumu açıklayabilirdi. Böyle de oldu ama birinden başka hiç kimse hiçlikten bahsetmedi. Ana haber bültenlerine çıkanlardan biri, ki bu Ella ve Benil’in çok sevdiği yazarlardan biriydi, intiharın doğaüstü bir güç olmasa bile yüksek değerdeki bir kavrama ulaşmak için uygulanabileceğinden dem vurmuştu. Buna örnek “ilkel” kabileler vardı. Tam olmasa da en yakın değerlendirme buydu. Ama önlenemeyecek kadar bireysel ve özeldi. Bu da sosyal anlaşmaya göre geçilemeyecek bir sınırdı. Bu noktada kimsenin kimseye karışamazlığı bu olayların önüne geçilebilirliğini engelliyordu. Tüm bunlara rağmen, bu intihar bile onun yolculukta hem de bir trende olmasını değiştirmiyordu. Yolculukta her
şeye hazır olmanız gerekir, ama bu biraz fazla ağır gelmişti. Beklenmedik bir
şey olur ve o işle ilgili eşyayı o an yanınıza almadığınızı hatırlarsınız. Bir manzarayı özellikle bir müzikle izlemek istemişsinizdir ve o albümü yanınıza
almamışsınızdır, vb. Gerçi ummadığınız bir parçanın o an yanınızdan geçen şahsın aşık olabileceğiniz salınarak yürüyüşüyle örtüşmesi ve buna benzer “tesadüf”ler bunları telafi eder ama yerini dolduramaz. Bu da beklenmedik bir
şeydi ama yanınıza bir şey alarak telafi edilebilecek bir şey değildi. Intiharı telafi edecek henüz bir
şey bulunamadı. Yolculuk böyle bir şey: gideceğiniz yeri bilmiyorsunuzdur ya da bildiğiniz bir yere değişerek gidiyorsunuzdur. Sonuçta ne ya da neler olacağını
kestiremez durumda “tesadüler”e kalmışsınızdır. Sizi nelerin beklediğini bilmez durumda büyük bir heyecanla yaklaşırsınız yeni kente. Her ne kadar Benil’in ölümü onu tekrar tekrar yaşamasını ve ölmesini sağlasa da, yeni kent ya da o kent içinde onu alıp uzaklara götürebilecek aşkı barındırıyor olabilirdi. Bu belirsizlik değil miydi zaten onun her gün yaşıyor olmasını sağlayan? Her an kendisini düze çıkaracak biriyle ya da bir
şeyle karşılaşabilirdi. Çok iyimser bir bakış ama o trendeki, o vagondaki, o dünyadaki tek yaşamla bağı, en kuvvetli olan o. Bu çelik kadar güçlü ağsı bağ bazen her
şeye karşı ayakta tek başınıza durabilecekmişsiniz gibi hissettirir. Hayatlarımız küçük ayrıntılar ve olasılıklara bağlıdır.
Şu an öyle bir an işte. Ama ne kadar soluklu olacağı belli olmaz aynı zamanda.
Eylül 2004, İzmir(Foça) - Ankara
|