birikinti

...kenarköşe

Yoksunluk

Akşam yemeğinde, denizin güneş ile buluşmasını izlerken bir bey oturdu karşı masama... İlk baktığında hemen dikkati çeken güzel bir takım giymişti. İtalyan tarzı küçümsenmeyecek bir değeri olan siyah bir takım. Mavi parıl parıl parlayan jilet gibi bir gömlek.. Annesi ya da karısının elinden değil de evdeki yardımcının elinden çıkmış profesyonel bir ütüydü bu. Adam oturur oturmaz tüm garsonlar etrafında dönmeye başladı...

Hoş geldiniz efendimm.

Nasılsınız X bey?

Her zamankinden mi verelim efendim.
 

Lüks restorandın sahibi de bu sahneyi gördü, sakince yerinden kalktı yavaş adımlarla yanaştı -italyan filmlerindeki- kısık, çatal çatal ses tonuyla bir iki yabancı kelime söyledi; ardından hemen türkçe: Babanız nasıllar efendim dedi...

Gülümseyerek cevap verdi adam. Cevabını duyamadım bile.. daha doğrusu anlamlandıramadım... Ben, o anda "sadece" ne kadar beyefendi ama bir o kadar da sıcak ve alçakgönüllü nasıl olur diye büyük bir hayranlıkla adamı izliyordum...

Sanırım biraz fazla bakmış olmalıyım ki dönüp gözlerimin içine baktı. Çantamı açıp -taklit- güneş gözlüklerimi geçirdim gözüme.... Nasıl bir adam bu böyle diye düşünüp bir yandan yemeğimi kurcalıyordum. Ne kadar yedim emin değilim. Kalkıp lavaboya gittim daha sonra. Kapıdan çıktığımda o kibar bey karşımda duruyordu. İri, geniş omuzları ve uzun boyuyla tam karşımda duruyordu bu kadar yakından daha bir heybetliydi. İlk defa sesini işte o zaman duydum.... Duymak kelimesi bu kadar anlamlı olmuştu hayatımda.. Nezaketini kaybetmeden, cesaretle, telefon numaramı isteyip.. beni masasına davet etti..  Yutkundum... kalbim yerinden fırlayacaktı. Durdum.... Bekledim... Teşekkürlerimi ileterek kibarca reddettim... Masama döndüm, hesabımı isteyip ufak bir selamlaşma ile sakince orayı terk ettim..

Hedaaye
21/08/2006

birikinti