![]()
|
Film Wladyslaw
Szpilman’in piyanoda (Adrien Brody) Chopin’nin Noktur’nunu Varsova’da yerel
bir radyo yayininda caldigi sahne ile basliyor. Cok kisa bir sure sonra
baslayan bombardimanlar yuzunden radyodaki herkes studyoyu bosaltiyor ama
Brody bulundugu odanin tavani basina cokene kadar mekani terk etmiyor. Daha
bu ilk sahneden anliyoruz ki Szpilman gayet naïf bir kisilige sahip bir
sanatkar. Ve hayatinda sanatinin cok buyuk bir onemi var. Naif kisiligini
destekleyen bir onemli sahne de hemen binayi terk ettikten sonra karsisina
cikan hayrani ile yaptigi diyalog. Dorota bir arkadasinin konservatuardan
cellist olarak yeni mezun olmus kardesidir ve Szpilman’nin cok buyuk bir
hayranidir, o gun de kendisiyle tanismak icin studyoya gelmistir. Dorota ile
filmin ilerleyen sahnelerinde Szpilman yeniden cok farkli kosullarda
karsilasicak ve Dorota onun savas boyunca verdigi hayatta kalma cabasinda
onemli bir rol oynayacak.
Polanski'nin tokadı... Film Polonyalı piyanist bir Yahudi'nin 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar'ın titizlikle yürüttüğü Yahudi soykırımı sırasında nelerle karşılaştığını anlatıyor. Yahudi katliamını konu eden filmler her zaman ilgi çekmiştir. Nedeni gayet basit, film boyunca mütemadiyen tokat yersiniz: Nazi Yahudi'yi büyük bir soğukkanlılıkla beyninden vurur, fırında yakar, gaz odalarına atar, her bakımdan küçük düşürür vs. ve her sahne seyircide soğuk duş etkisi yapar. Piyanist’te bu sahneler mümkün olduğunca filmin tamamına yayılmış ki etkiye maruz kalmanız daha kolay olsun. Seyircinin gözüne sokulan vahşet sahneleri Polanski’nin, ailesinin ve tüm Yahudi’lerin çektiği acıları (bir kez daha) anlamamızı sağlıyor. Öte yandan, Polanski vahşet sahnelerinde oyunu kuralına göre oynamış. Örneğin, bir sahnede Wladyslaw Szpilman’ın ailesi binlerce Yahudi’yle birlikte bir trene bindirilir. Trenin rotası fırınlardır. Polanski dolduruşa gelip de fırınları göstermez… Trenler hareket etmeden önce bir Alman asker trenlere bakış atarak arkadaşına alaycı bir şekilde “Doğru fırınlara haa“ diyerek tokadı yüzümüze çarpar: Bazen görmeden de yeterince etkilenebiliriz. Gelelim yetenekli piyanistimiz Wladyslaw Szpilman’a… Piyanoya tutkun, daha doğrusu müziğe tutkulu, stoacı bir kişilik... Film boyunca Szpilman’ı hep kaçarken görüyoruz. Hiç mücadele etmeyen, savaşmayan bir adam…Korkak gibi gözüken ama altında yatan “savaşa karşı vurdumduymazlığı” ve tek umursadığı şey olan “müziğin” karşısına ummadığı anlarda çıkıp onu hayata bağlaması... Film boyunca hiçbir zaman Szpilman’dan başka karaktere odaklaşmanıza izin verilmiyor, seyirci adeta hipnotize ediliyor. Çemberin merkezinde hep o var, ta ki filmin sonunda Alman subayla karşılaşana kadar. O an sadece subay ve Spzilman var. Aç ve bitkin Szpilman belki de hayatının en karmaşık anlarından birini yakınlarının hepsini, Yahudilerin hemen hemen hepsini katleden Alman’lardan biri, bir Alman subayının karşısında yaşıyor. Bu sahnenin ayrıntısına girmeyelim, ama söylenmesi gereken tek şey bu sahnede mekan ve zamanın yok olduğu, yani o durumda tam da Szpilman’ın isteyebileceği bir anın gerçekleşmesi… Film boyunca seyirci devamlı iki nokta arasında gidip geliyor. Birinci nokta vahşetin tüm çıplaklığıyla sergilenmesinin getirdiği dehşet. İkinci noktaysa müziğe öylesine tutkun olan Szpilman’ın çeşitli sahnelerde müzikle bulduğu doyumsuz anların büyüleyici havası. Bu salınımı neredeyse kusursuz bir şekilde ortaya koyan Polanski ve özellikle Adrien Brody alkışı hakediyorlar. ozgur@birikinti.com
|