birikinti

...sinema

 
film bilgi
 
Sene:2002

Yonetmen:
Roman Polanski

Senaryo:
Ronald Harwood
Wladyslaw Szpilman


Oyuncular:
Adrien Brody
Emilia Fox
Michal Zebrowski
Ed Stoppard
Maureen Lipman
Frank Finlay
Jessica Kate Meyer
Julia Rayner
Wanja Mues
Richard Ridings




Piyanist

Film Wladyslaw Szpilman’in piyanoda (Adrien Brody) Chopin’nin Noktur’nunu Varsova’da yerel bir radyo yayininda caldigi sahne ile basliyor. Cok kisa bir sure sonra baslayan bombardimanlar yuzunden radyodaki herkes studyoyu bosaltiyor ama Brody bulundugu odanin tavani basina cokene kadar mekani terk etmiyor. Daha bu ilk sahneden anliyoruz ki Szpilman gayet naïf bir kisilige sahip bir sanatkar. Ve hayatinda sanatinin cok buyuk bir onemi var. Naif kisiligini destekleyen bir onemli sahne de hemen binayi terk ettikten sonra karsisina cikan hayrani ile yaptigi diyalog. Dorota bir arkadasinin konservatuardan cellist olarak yeni mezun olmus kardesidir ve Szpilman’nin cok buyuk bir hayranidir, o gun de kendisiyle tanismak icin studyoya gelmistir. Dorota ile filmin ilerleyen sahnelerinde Szpilman yeniden cok farkli kosullarda karsilasicak ve Dorota onun savas boyunca verdigi hayatta kalma cabasinda onemli bir rol oynayacak.

Filmde inanilmaz sahneler var. Yahudi katliami sahneleri genelde klasiklesmistir Nazi subaylari ceker vurur Yahudileri. Ama bu filmi farkli kilan bence filmin bir sanatci gozuyle ele alinmis olmasi ve tabi Polanski’nin de tum bu olaylari bizzat yasamis olmasi. Unutulmaz sahnelerden biri yasli bir yahudinin ailesiyle aksam yemegi yerken Nazi subaylarinin evi basmasi ve adami sandalyesiyle balkondan asagi atmasi. Bir digeri ise acliktan olmek uzere olan bir adamin bir kadinin elinden yemegi kapma savasi ve yere dokulen bir avuc yemegi camurlu kaldirimda yuzunu gomerek yemesi.

Tum isgal ve sonrasinda yasanan olaylar hep bir sanatkarin gozuyle incelenmis. Yani klasik bir Hollywood senaryosu gibi Ikinci Dunya Savasi ve Polonya’daki olaylar disinda filmde insancil ogeler ve gunluk hayatta hepimizin basina gelebilir ve geldi de zaten derdirten cekimler ve temalar var. Filmin en guzel yonlerinden biri de tum yahudiler iyi tum Almanlar kotu imajini vermemesi. Yani insan her yerde insandir, dini milleti ne olursa olsun. Almanlarin da iyileri var kotuleri var Yahudilerin de. Mesela Szpilman’in hayatta kalma savasina yardim edenlerden biri de bir Alman subayidir. Bence filmdeki sanat/sanatci ve savas ogesinin en yogun olarak kullanildigi kesitlerden biriydi subay ve Szpilman’in arasinda olusan bag.

Brody filmde olagan ustu bir performans sergilemis. Fiziksel goruntusu kesinlikle yapay degil ve gozlerindeki ifade sanki olaylari bire bir yasamis ve hissetmis kadar gercekci. Olaylara karsi verdigi tepkiler, cektigi acilar, umudu ve umutsuzlugu herseyi gozlerinden okunuyor.

Ikinci Dunya Savasi ve Yahudi soykirimi filmleri ve benim ozel ilgi duydugum konulardan biridir. Bugune kadar bu konu hakkinda cekilmis sayisiz film izledim. Beynime kazinmis olanlardan biri Life is Beautiful’dur. Klasik bir toplama kampi ve katliami yansitmanin cok otesinde bir hikayeyi anlatiyordu. Ve insanin tukrugu girtladiginda dugumleniyordu izlerken. Eger izlediyseniz bu filmi Piyaniste gittiginiz zaman da Life is Beautiful ile ortak pek cok sey bulacaksiniz. Bana soracak olursaniz bu iki film de cok buyuk (ve bence gereksiz ) sansasyon yaratan Schindler’s List’ten kat kat daha iyi.
 

05/03/2003


Polanski'nin tokadı...


Film Polonyalı piyanist bir Yahudi'nin 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar'ın titizlikle yürüttüğü Yahudi soykırımı sırasında nelerle karşılaştığını anlatıyor.

Yahudi katliamını konu eden filmler her zaman ilgi çekmiştir. Nedeni gayet basit, film boyunca mütemadiyen tokat yersiniz: Nazi Yahudi'yi büyük bir soğukkanlılıkla beyninden vurur, fırında yakar, gaz odalarına atar, her bakımdan küçük düşürür vs. ve her sahne seyircide soğuk duş etkisi yapar. Piyanist’te bu sahneler mümkün olduğunca filmin tamamına yayılmış ki etkiye maruz kalmanız daha kolay olsun. Seyircinin gözüne sokulan vahşet sahneleri Polanski’nin, ailesinin ve tüm Yahudi’lerin çektiği acıları (bir kez daha) anlamamızı sağlıyor.

Öte yandan, Polanski vahşet sahnelerinde oyunu kuralına göre oynamış. Örneğin, bir sahnede Wladyslaw Szpilman’ın ailesi binlerce Yahudi’yle birlikte bir trene bindirilir. Trenin rotası fırınlardır. Polanski dolduruşa gelip de fırınları göstermez… Trenler hareket etmeden önce bir Alman asker trenlere bakış atarak arkadaşına alaycı bir şekilde “Doğru fırınlara haa“ diyerek tokadı yüzümüze çarpar: Bazen görmeden de yeterince etkilenebiliriz.

Gelelim yetenekli piyanistimiz Wladyslaw Szpilman’a… Piyanoya tutkun, daha doğrusu müziğe tutkulu, stoacı bir kişilik... Film boyunca Szpilman’ı hep kaçarken görüyoruz. Hiç mücadele etmeyen, savaşmayan bir adam…Korkak gibi gözüken ama altında yatan “savaşa karşı vurdumduymazlığı” ve tek umursadığı şey olan “müziğin” karşısına ummadığı anlarda çıkıp onu hayata bağlaması...

Film boyunca hiçbir zaman Szpilman’dan başka karaktere odaklaşmanıza izin verilmiyor, seyirci adeta hipnotize ediliyor. Çemberin merkezinde hep o var, ta ki filmin sonunda Alman subayla karşılaşana kadar. O an sadece subay ve Spzilman var. Aç ve bitkin Szpilman belki de hayatının en karmaşık anlarından birini yakınlarının hepsini, Yahudilerin hemen hemen hepsini katleden Alman’lardan biri, bir Alman subayının karşısında yaşıyor. Bu sahnenin ayrıntısına girmeyelim, ama söylenmesi gereken tek şey bu sahnede mekan ve zamanın yok olduğu, yani o durumda tam da Szpilman’ın isteyebileceği bir anın gerçekleşmesi…

Film boyunca seyirci devamlı iki nokta arasında gidip geliyor. Birinci nokta vahşetin tüm çıplaklığıyla sergilenmesinin getirdiği dehşet. İkinci noktaysa müziğe öylesine tutkun olan Szpilman’ın çeşitli sahnelerde müzikle bulduğu doyumsuz anların büyüleyici havası. Bu salınımı neredeyse kusursuz bir şekilde ortaya koyan Polanski ve özellikle Adrien Brody alkışı hakediyorlar.

 
10/03/2003


 

birikinti